6 Şubat 2021
Toplumsal Cinsiyet Okumaları’nın altıncı haftasında “Toplumsal Cinsiyet ve Feminizm” başlığında Doç. Dr. Birsen Talay Keşoğlu ve Nurhayat Kızılkan’ı dinledik. Okumalar sırasında öne çıkan satırlar şöyleydi:
Birsen Talay Keşoğlu “Türkiye’de Kadın Hareketleri ve Feminizm”
İlkçağ filozoflarının birçoğu, kadınların tarih ve toplumdaki yerini doğada var olan hiyerarşi içinde ikinci sıraya koymuş ve bunun dışına çıkanları da doğal durumu bozmakla suçlamıştır. Özellikle yönetmek, asla kadınlara uygun bir iş olarak görülmemektedir. Kadınlar için yönetilen, kısacası ikincil olma durumu asıl ve doğal bir durum olarak yansıtılmıştır.
Osmanlı’nın zayıflaması da kadınların belli dönemlerde iktidarda söz sahibi olmasıyla açıklanmaya çalışılmıştır. Siyasal ayrıcalık, devleti yönetme bilgi ve becerisi sadece erkeklerin sahip olduğu bir doğal özellik olarak ortaya koyulmuştur. Modern dönemlerde ise kadınların evi yönetmesi gerektiği ve doğal yapılarına en uygun işin bu olduğu; eğitim, romanlar, filmler, gazeteler, dergiler aracılığıyla aktarılmıştır.
Kadın hareketi, yerel, bölgesel ya da belli dar bir konuya odaklı değişimi amaçlayan diğer toplumsal hareketlerden farklıdır. Amaç, ataerkil sistemin politika, kültür, ideoloji, hukuk gibi tüm yapı ve unsurlarıyla dönüştürülmesidir.
Yeni adamları yetiştirecek yeni kadınlara yeni bir kimlik oluşturmak için de eğitim hem de her konuda eğitim (terbiye), Cumhuriyet döneminin temel politikalarından biri olmuştur. Yeni kadının eğitimli anneler olacak şekilde, toplumun hatta cihanın annesi görevini üstlenecek sorumlulukta yetiştirilmesi hedeflenmiş görünmektedir. Annelik, sağlıklı çocuklar yetiştirmek ve buna bağlı olarak anne çocuk sağlığı devletin ilgi ve sorumluluk alanına dahil edilmiştir. Modernleşme yanlısı erkekler, gelişen kadın hareketine istikamet vermeye çalışmışlardır. Bu anlayış hem modernleşmeyle, hem de o döneme kadar dışlanan kadın emeğini ve iş gücünü değerlendirme gerekliliğiyle örtüşür. Bu dönemde kadınların meslek sahibi olabileceği genel kabul görmüştür ancak kadınlara en sık yapılan uyarı harsımızın hudutlarını aşmamak biçiminde ifade edilmektedir. Hudutların etrafı ahlak, iffet, sadakat ve analık vazifesiyle çevrilmiştir. Sürekli olarak kadınların sınırları aşmasından korkulur. Kadınlar okuyabilirler, çalışabilirler ancak hudutları aşmamalılar.
Nurhayat Kızılkan “Modern Proje Olarak Feminizm”
İdeolojilerin hediye ettiği kelimelerle hem siyasi duruşlarımızı hem gerçeğin neresini, nasıl algılayacağımızı belirliyoruz. Kelimeler, meramımızı anlatmakta eksik kalıyor. Meselâ adamın biri, kadınlık görünümleri içinden bir tanesine kendi yaşamı içinde düşmanlaşmış. Bilerek ya da bilmeyerek. Ama biz ona toptan bir ifade ile kadın düşmanı diyoruz. Böyle bir dille ve kullanımla, o insanda bu düşmanlığa karşı gerçekten biz özeleştiri mekanizması tetikleyebilir miyiz, bunu düşünmemize izin vermiyor ideolojiler. Kalıpları tartıştırmıyorlar. Çünkü pozitivist, aydınlanmacı düşünce bunu bize bilimsel bilgi olarak sunmuş ve burayı tartışılamaz olarak kapatmış. Feminist pencereden bakıp erkeklerin eşitsizliklerini ortaya koyarken de aynı şaşırmacaya düştüğümüzü gözlemliyorum ben. “Eril-toksik dil” kullandığı için bir erkeği suçlarken, benzer şekilde eril ve toksik dile savrulmak kaçınılmaz oluyor bu ezberler içinde. Eril-toksik dili kopyalayan bir feminist dille muhatap olan erkek, bundan sonrası için istişareye, eşitsizlik konusunda düşünmeye yanaşmayabiliyor.
Bugün büyük firmaların, kapital çarkların başındaki insanların kadının güçlendirilmesine yaptığı vurgu beni düşündürüyor. Koşa koşa yetişmemizi salık verdikleri, hepimizin önüne ödev olarak dayattıkları, zaman, mekân, tercih ve tasarruflarımızı sıfırladıkları bir düzlemde “güçlü kadın” gazı ile karşı karşıyayız. Hem modern felsefeyi hem postmodern düşünceleri irdelemek, güçlü kadını sorgulayarak belki de artık “güçlü kadın” demeyip “kadın gücü” diyerek ilerlemek durumundayız. Sonuçta ben de isterdim bu güçlenme yontulmasın, kadın hareketinin kazanımlarını kapitalizm sıfırlamaya kalkışmasın ve kadın hareketi siyasi seferberlik olarak devam etsin. Ama düşündüğümüz gibi olmadığı ortada… 1995’te Pekin’de gerçekleşen 4. Dünya Kadın Konferansı’nda kadınların güçlendirilmesi konusu, siyasi seferberlikten uzaklaşarak mevcut sistemin işine yarar hale geldi. Ben kendi adıma bundan şüpheleniyor ve şüphelenmekte de haklı olduğumu düşünüyorum. “Çocuk gelin” diyerek bir takım insanları bu pozisyona fiksleyen, “savaş dulları” gibi birtakım sıfatlarla kadınları sabitleyerek sahadaki kadınların özne olarak gelişme potansiyellerini engelleyen, mağdur ve madun rolünü boyunlarına takan ve başka türlü bir bilinçlenme yaşayabileceklerini, güçlenebileceklerini kabul etmeyip kapital çark içinde yer almamasını hayali bir güçsüzlük üzerinden kurgulayıp, ideal kadın olarak okuyan ve çalışma hayatı olan kadınları gösteren yerli yabancı büyük ekonomiye yön veren firmaları şüpheyle karşılıyorum. Feminizm, kimlerin, neden kendisini bir modern proje olarak sabitlemeye çalıştığını düşünmeli, dilini gözden geçirmeli, gücü konuşmalı ve buralara dair özeleştirisini de geliştirmelidir.
